Üçüncü ödülü
Bir Ask Hikayesi
Bora Hincer
Özgeçmis:
Bora Hincer 1943 yilinda Istanbul'da dogdu. Istanbul Erkek
Lisesi'ni ve Istanbul Universitesi'nin Sosyoloji Bolumu'nu bitirdi.
1964 - 1980 yillari arasinda, aylik
Turk Folklor Arastirmalari dergisinin yazi isleri mudurlugunu yapti. Bu dergide
Turk Halkbilimi ile ilgili bircok yazi ve arastirmasi yer aldi. Ayni sure
icinde, ozel sektorde, pazarlama alaninda calisti.
Bora Hincer 1980'de esi ve iki ogluyla birlikte Kanada'ya yerlesti. 1985 yilina
kadar Toronto'da yasayan Hincer, buradaki Turk toplumunun sorunlari ile
yakindan ilgilendi. Cesitli toplum kuruluslarinda aktif gorev yapti.
1985'de Kingston kentine tasinan Hincer, burada da bir
Turk dernegi kurulmasina oncu oldu. Yazili basinda, radyo ve televizyonda Turk tezlerinin savunuculugunu ve
tanitimini yapti.
1981'den gunumuze kadar, Toronto, Kitchener-Waterloo, Ottawa, Montreal,
Vancouver ve Kingston'daki bircok gazete ve dergide yazilari yayinlandi. Kanada'nin en eski gunluk gazetesi olan The Kingston
Whig-Standard'da Community Editorial Board uyesi idi.
Cesitli Kanada sirketlerinde calisan ve iki kez de kendi
isini kuran Bora Hincer, bugunlerde emekliligin keyfini suruyor.
BIR ASK HIKAYESI
Genç adam koltuga gömülmüstü. Uzun süredir masanin üstündeki dosyalara bos gözlerle bakiyordu. Belliydi ki akli baska yerdeydi. Birden silkindi. Koltugu geri itip ayaga kalkti. Pencereye gitti. Camin ardinda Toronto bütün güzelligi ile isildiyordu.
Odasinin bir duvarini kaplayan pencereden görünen manzara ona her zaman huzur verirdi. Kentin göbegindeki gökdelenin 55inci katindan Toronto’nun ünlü binalarini ve arkasindaki Ontario gölünü görmek, gökyüzündeki bulutlara dokunurcasina yakin olmak, Metin’e yine ilaç gibi geldi. Kollarini iki yana açti. Basini yukari kaldirdi. Gerindi bütün gücüyle. Bir daha, bir daha… Biliyordu, o hafta sonu çok zor geçecekti.
*
Metin, annesi-babasi ve kardesiyle Kanada’ya geldiklerinde 10 yasindaydi. Tek kelime ingilizce bilmeden basladigi egitimi boyunca sayisiz ödüller aldi ve iki üniversite bitirdi. Simdi ise 32’sinde, basarili bir avukatti. Uluslararasi Ticaret Hukuku alaninda uzmanlasmisti. Geçenlerde, “Kramer, Cooper & McKenzie” firmasina katilisinin dördüncü yilini kutladi. Bütün dünyada ofisleri olan firmada bir yildiz gibi parlamisti. Firma onu dünyanin birçok ülkesine gönderiyordu. Çin’den Avustralya’ya, Almanya’dan Brezilya’ya dolasip duruyordu. Bu ülkeleri görmekten, yeni insanlarla ve kültürlerle tanismaktan zevk aliyordu.
*
Metin camdan disariyi seyrederken kapi açildi. Gelen Lucy idi. Birbirlerine sarildilar.
- Nasilsin sevgilim? diye sordu
Lucy.
- Bilmem, iyiyim herhalde… Ama bayagi heyecanliyim… Sen nasilsin?
- Ben de çok heyecanliyim. Kendimi ise veremiyorum. Acaba dogru mu yapiyoruz Metin?
- Baska çaremiz var mi? Durumu daha fazla saklamak anlamsiz.
Bugün olmazsa yarin ayni sorunla yine karsilasacagiz. Bari bir an önce olsun ne olacaksa.
- Haklisin sevgilim… Ben bu aksam geç saate kadar
çalisacagim. Bizimkilerle de yarin aksam konusacagim.
- Tamam canim, biz de Çetin ile, yedi civarinda yola çikacagiz. Saat 10’da filan Kingston’da oluruz. Yarin aksam da konuyu bizimkilere açacagim. Pazar günü ögleden sonra Toronto’ya dönmüs oluruz. Hemen seni ararim.
- Dikkatli gidin-gelin lütfen... Seni seviyorum.
- Ben de seni…
Metin yine bir tablo gibi karsisinda duran
Toronto’ya döndü. Son
bir sene ne kadar çabuk geçmisti. Ilginç, sevindirici ve üzücü günlerle dolu
bir yil…
*
Sevindirici olaylarin basinda
Lucy’in hayatina girisi vardi elbette. Mr. Kramer bir gün Lucy’i
onun odasina getirmis ve “Metin, bak seni firmamizin en yeni üyesi ile
tanistirayim.” diyerek söze baslamisti. Metin kizi görür görmez, sanki
vücudundan bir elektrik akimi geçmisti. Kisacik, simsiyah saçlari piril
pirildi… Iri dudaklari kipkirmiziydi. Hele gözleri…Ela gözleri
sicak ve soru sorar gibi bakiyordu. El sikistiklarinda Metin’in
vücudundan bir elektrik akimi daha geçmisti. O gözlerini kizdan ayiramiyorken,
Mr. Kramer konusup duruyordu: “Lucy stajini bir Ottawa firmasinda yeni
bitirdi. Artik bizde çalisacak ve sen de onun mentor’u olacaksin.
Birlikte çok iyi çalisacaginiza eminim.”
Mr. Kramer onlari yalniz birakip gittikten sonra Metin Lucy’e yer gösterdi, oturdular.
- Aramiza hosgeldin Lucy. Herhalde bizim firmaya
basvurmadan önce iyi bir arastirma yapmissindir. Bütün
dünyada saygin bir konumumuz oldugunu biliyorsun. Özellikle bizim
bölümün is yükü hergün biraz daha artiyor. Senin gibi genç avukatlara çok
ihtiyacimiz var. Eger ögrenmeye açik isen, ben de ögretmeye hazirim.
- Tesekkür ederim. Evet, firmanin ününü biliyorum. Mr. Kramer, sizin uluslararasi ticaret alaninda firmanin en iyi
avukati oldugunuzu söyledi. Benim mentor’um
olacaginiz için çok sevinçliyim.
- Anlastik öyleyse… Simdi biraz kendinden bahset bana.
Ikisi de birbirine hemen isinmisti. Rahat bir sekilde, gülümseyerek konusuyorlardi.
- Adim Lucy Shirinian… Windsor Üniversitesi Hu…
- Bir dakika… Soyadin Shirinian mi dedin?
- Evet
- Bu bir Ermeni adi degil mi?
- Evet, ben Ermeni asilliyim. Bir sorun mu vardi?
- Yok yok… benim için bir sorun yok. Umarim senin için
de olmaz.
- Anlayamadim?
- Bak Lucy, ben de Türk asilliyim… Daha dogrusu
Kanadali bir Türküm.
Lucy sasirmisti. Sagina-soluna bakindi. Sonra Metin’e döndü. Gözgöze kaldilar bir süre. Ikisi de birbirlerini okumaya çalisiyorlardi. Sonra Lucy’nin yüzündeki saskin ifade giderek yumusadi.
- Yok, hayir… Benim için de bir sorun yok.
- Tamam o zaman! Lucy…Sana ilginç birsey söyleyecegim.
Soyadinin ayni zamanda türkçe oldugunu biliyor muydun?
- Öyle mi?
- Yazilisi biraz farkli ama okunusu ayni. “Tatli, cana
yakin, sevimli, sempatik” demektir. “Sirin” adi sana çok güzel uymus.
Kiz yine sasirmis, yanaklari al al olmustu.
- Tesekkür ederim.
- Neyse… Nerede kalmistik?
Metin kiza firmadaki çalisma düzeni ile ilgili bilgiler verdi.
Diger avukatlarla ve sekreterlerle
tanistirdi. Bütün bunlari yaparken, degisik bir havaya bürünmüstü. Daha bir
heyecanli, daha bir neseyle ve daha bir gösterisli konusuyordu. Kalbi daha bir
hizli atiyordu. O sirada kendisi de bilmiyordu ama Lucy’i gördügü anda
kiza vurulmustu.
*
Ertesi gün birlikte çalismaya basladilar. Metin, kizin mentor’u olarak ona akil hocaligi yapiyor, sorularini yanitliyor, zorlukla karsilasinca yol gösteriyordu. Lucy de bir sünger gibi, kendisine ögretilenleri emiyordu.
Avukatlikta ilk yilini geçiren herkes gibi Lucy de kendisine verilen isleri bitirebilmek için aksamlari geç saatlere kadar, bazen de hafta sonlarinda firmada çalismak zorunda kaliyordu. Nedense Metin de o aksamlarin ve hafta sonlarinin çogunda firmadaydi. Böylelikle birlikte oluyorlardi. Ikisi de bu birlikteliklerden hosnuttu.
Ögle yemeklerinde, ya da mesaiye kaldiklarinda birseyler atistirirlarken veya havadan sudan konusurlarken birbirleri hakkinda bilgi sahibi olmaya basladilar. Lucy 28 yasindaydi. Kendisinden üç yas büyük bir agabeyi ve iki yas küçük bir erkek kardesi vardi. Babasi Toronto Üniversitesi’nde ekonomi ögretiyordu. Annesi, küçük kardesi ile birlikte bir pastane/dükkan isletiyorlardi. Agabeyi ise bir doktordu ve Amerika’ya yerlesmisti. Lucy Toronto’ya döndügünden beri ailesiyle yasiyordu ama uygun bir zamanda kendi apartmanina çikacakti.
Metin de annesinin Kingston General Hospital’da doktorluk yaptigini, babasinin da bir sanat galerisini yönettigini söyledi. Kendisinden üç yas küçük olan kardesi Çetin’in, önce doktor olmak istedigini, bu nedenle üniversitede Biyoloji egitimi gördügünü, sonra da fikir degistirip aktör oldugunu anlatti.
Günler haftalari, haftalar aylari kovaladikça aralarindaki iliski de giderek is arkadasligini asmaya basladi. Davranislariyla, gözleriyle birbirlerini begendiklerini gösteriyorlardi hep. Sonra, bir gün, hersey açikliga kavustu.
O gün toplanti odasinda ikisine de alkis tutmustu meslektaslari. Büyük bir Kanada sirketinin bir Çin sirketi ile anlasmasinda oynadiklari rol içindi bu takdir. Toplantidan sonra Metin’in ofisinde basbasa kalinca birbirlerini kutlamak için sarildilar. Her zaman böyle durumlarda birkaç saniye süren bu sarilma bayagi uzadi. Ikisi de ayrilmak istemiyordu. Sonra yanak yanaga geldiler. Birbirlerinin sicakligini hissederek öylece kaldilar bir süre. Yavas yavas dudaklari yaklasti ve birlesti. Lucy hafifçe inledi. Metin daha siki sarildi ona. Ikisinin de bedenleri uyanmaya baslamisti…
Telefon çalmasaydi öpüsmeleri ne kadar sürecekti kimbilir. Zar zor ayrildilar birbirlerinden. Metin koltuguna çöktü ve telefonu yanitladi. O konusurken Lucy kendine çekidüzen verdi. Sonra masanin üzerinden bir kagit alip birseyler yazdi. Egilip Metin’i yanagindan öptü. Gülümseyerek geri geri gitti, kapiyi açti ve odayi terketti. Metin, konsantre olmakta güçlük çektigi telefon görüsmesini bitirdikten sonra uzandi ve Lucy’nin biraktigi kagidi aldi. Kagidin üstünde büyük harflere “I LOVE YOU” yaziyordu.
*
O günden sonra ikisinin omuzlarindan da büyük bir yük kalkmisti. Artik birbirlerine duygularini anlatabiliyordi. Nasil, daha ilk karsilasmalarinda Eros’un oklariyla vurulduklarini gülerek animsiyorlardi. Birer ‘high school’ ögrencisi gibi el ele tutusup sokaklarda yürüyebiliyor, her firsatta sarilip öpüsebiliyorlardi. Ikisi de mutluluktan uçuyordu sanki. Yaslari-baslari, boylari-poslari, egitimleri, zevkleri, dünya görüsleri, kisacasi herseyleri ile birbirlerine uygundular.
Ancak bir büyük sorun vardi: Ailelerine Ermeni ve Türk olduklarini nasil söyleyeceklerdi?
Kendileri bu konuyu aralarinda birçok kez enine boyuna
tartismislardi. Sonunda, din ve etnik kökenlerinin
ikisi için de bir sorun teskil etmedigine karar vermislerdi. Taa Birinci Dünya Savasi sirasinda meydana gelen aci olaylarin,
mutluluklarini engellemesine izin vermeyeceklerdi. Iki
toplumu da yüzyila yakin bir süredir olumsuz olarak etkileyen anlasmazliklarin,
artik tarihin sayfalarina gömülmesi gerektigine inaniyorlardi.
“Nefret”in yerini “sevgi”nin
almasini istiyorlardi. Ikisinin birlikteligi, çevrelerine
bunun mümkün oldugunu gösterebilirdi. Hem, kim
ne diyebilirdi ki onlarin birbirini sevmesine?
Böyle düsünüyorlardi ama is, durumu ailelere
bildirmeye gelince, bunu nasil ve ne zaman yapacaklarina bir türlü karar veremiyorlardi.
*
Metin ve Çetin son iki senedir, bir condominium’u paylasiyorlardi. Daha önce ikisi de yüksek kiralar vererek tek baslarina yasiyorlardi. Sonra, birlikte bu lüks daireyi tutmaya karar verdiler. Böylelikle hem göl kenarinda ve genis bir alanda yasayacaklardi, hem de daha az para harcayacaklardi. Ikisi de gündüzleri çok mesgul olduklari için birbirlerini ancak geceleri görebiliyorlardi. Bazi geceler birlikte disarida yemek yiyor, sonra da bir konsere veya sinemaya gidiyorlardi. Bazi geceler ve hafta sonlari ise kendi arkadaslari ile çiktiklarinda, birkaç gün görüsemedikleri de oluyordu. Bazi hafta sonlari da anne ve babalarini görmek için Kingston’a gidiyorlardi.
Metin’deki degisikligi ilk farkeden Çetin oldu. Agabeyinin havasi, davranislari degismisti bir süredir. Artik daha az görüsebiliyorlardi. Bütün emareler Metin’in yine gönlünü birisine kaptirdigini gösteriyordu.
Bir gece geç saatte Çetin televizyonda film seyrederken Metin geldi. Çetin bu firsati degerlendirmek istedi:
- Hey beyefendi, nerelerdeydin yine?
Metin gülerek yanitladi:
- Sana ne!
- Hadi hadi söyle bakalim, kim yeni yengemiz?
- O kadar belli oluyor demek…
- Benden kaçar mi hiç? Adi ne bu sansli kizin?
- Lucy.
- Lucy ha… Anlat bakalim, bütün detaylariyla ama…
Metin buzdolabina gidip iki bardaga portakal suyu doldurdu. Birini kardesine verdi. Çetin televizyonu kapatti. Karsilikli oturdular. Metin kizla nasil tanistiklarini, nasil giderek birbirlerine yakinlastiklarini anlatti.
- Sahane! dedi Çetin.
- Evet sahane ama bir sorun var.
- Sorun mu? Ne sorunu?
- Kiz Ermeni.
Çetin neredeyse yudumladigi
portakal suyunu agabeyinin üstüne püskürtecekti.
- Ne? Ermeni mi?
- Ya, gördün mü, sen bile nasil tepki gösterdin.
- Kusura bakma Abi ama baskasini bulamadin mi?
- Kizdirma simdi beni Çetin. Ben gayet ciddiyim bu iliskide.
- Daha önceki kiz arkadaslarinla da ciddiydin. Ne oldu onlara? Birkaç ay
geçtikten sonra “güle güle” dedin hepsine. Eminim bu da öyle
sonuçlanacaktir. Hiç üzme kendini.
Metin kafasini iki yana salladi.
- Bu sefer durum farkli. Bu kizla
birlikteyken bambaska duygular içindeyim. Daha önce hiç tatmadigim duygular
bunlar.
- Eyvah! Sen bu sefer gerçekten hapi yutmussun Abi. Peki kiz ne durumda? O da
sana karsi ayni hisleri duyuyor mu?
- Evet, birkaç hafta önce duygularimizi açikladik birbirimize. Ikimiz de çok
mutluyuz ve evlenmek istiyoruz.. Tek sorunumuz ailelere durumu nasil
anlatacagimiz.
- Wow! Is bu derece ciddi demek. Bak simdi bozuldum ama…Ben sormasam bana
da söylemeyecektin yani!
- Elbette ilk olarak sana söyleyecektim. Üzerime gelme lütfen.
Çetin yerinden kalkti. Agabeyinin
yanina gitti ve sirtini sivazladi.
- Hey… Bosver… Isin olumlu yanini gör. Sonunda gerçekten sevecegin birisini buldun. Karsilacagin sorunlar ne kadar büyük olursa olsun, hepsi geçecek. Senin adina sevinçliyim. Bak, ben hala hayatimin kadinini bekliyorum.
Metin de ayaga kalkti. Kardesinin saçlarini karistirdi.
- Sagolasin… Senin yardimina çok ihtiyacim olacak.
Ama simdilik sakin bunlardan bizimkilere bahsetme. Onlara kendim anlatacagim durumu. Bilmiyorum ne zaman…
Ilk firsatta da seni Lucy ile tanistiracagim. Eminim sen de seveceksin onu.
- Tamam Abi… Hadi Allah rahatlik versin.
- Iyi geceler.
*
Metinler pazar günü Kingston’dan Toronto’ya döndüklerinde saat ögleden sonra 4 olmustu. Lucy’i cep telefonundan aradi. Kiz firmadaydi. “Moralim çok bozuk Metin. Lütfen hemen gel.” dedi. Sesi aglamakliydi.
On dakika sonra Metin Lucy’nin odasindaydi. Kiz Metin’in boynuna sarildi. Hüngür hüngür agliyordu. Metin kizi yanaklarindan, gözlerinden öptü, saçlarini oksadi. Neden sonra Lucy sakinlesti. Gülümsemeye çalisarak:
- Anladin bizim tarafta islerin nasil gittigini… Sizinkilerle ne oldu? diye sordu.
Bu kez Metin kizin boynuna sarildi. “Uhu-uhu-uhu” diyerek aglama taklidi yapti. Birden, ikisi de gülmeye basladilar.
- Böylesine üzüntülü bir günde gülebilecegimi hiç sanmazdim. Tesekkürler beni güldürdügün için, dedi Lucy.
- Benim de ihtiyacim vardi buna… Haydi bakalim anlat
neler oldugunu.
- Çok kötü Metin, çok kötü. Dün aksam firsat bulamadim
konusmaya. Ama bu sabah kahvalti sirasinda
bütün cesaretimi toplayip “Sizlere bir haberim var: birisini seviyorum ve
evlenmeyi düsünüyoruz.” diye bombayi düsürdüm. Önce bir
saskinlik oldu. Sonra herkes senin kim oldugun
hakkinda sorular sormaya basladi. Avukat olusuna çok
sevindiler. Adini söyleyince anlamadilar. Babam “Metin mi? Hangi milletten bu adam?”
diye sordu. “Kanadali” dedim. “Anladik
Kanadali ama hangi ülkeden gelmisler buraya? diye
üsteledi. Ben de gayet önemsizmis gibi
“Türkiye’den…” diyerek yanitladim. Orada olup, herkesin bir anda nasil donup kaldigini görecektin
Metin. Sessizligi biçakla kesebilirdin.
- Kingston’da da ayni sey oldu. Annemle babam
inanamadilar söylediklerime. Neyse sen devam et
anlatmana.
- Sessizligi ilk bozan babam oldu: “Saka mi yapiyorsun? Bana kalp krizi mi geçirteceksin?” diye çikisti. Gayet ciddi oldugumu, seni çok sevdigimi ve seninle tanismalarini
istedigimi söyledim. Annem, senin anne ve
babanin durumu bilip bilmedigini sordu. “Bilmiyorlardi ama su sirada
Metin de onlarla Kingston’daki evlerinde konusuyor.” dedim. Babam
birden patladi: “Kesinlikle olmaz! Ben kizimi bir Türk’e veremem!
Sen hangi cesaretle böyle bir seye kalkisirsin? Dedeni Türklerin öldürdügünü nasil unutursun? Olmaz! Kesinlikle olmaz!”
- Üzgünüm sevgilim, dedi Metin, istersen dinlen biraz.
- Yok, birak bitireyim… Babam böyle bagirirken, bu sefer kardesim Daniel
söze karisti: “Babam hakli! Bu evlenme isini kesinlikle
aklindan çikar. Umarim bu herifle iliskini ileri
götürmemissindir. Eger sana dokunduysa onu
öldürürüm. Bu iliskide israr edersen seni de
öldürürüm.” diye haykiriyordu. O sirada aglamaya basladim.
- Üzme tatli canini Lucy. Bu çocuk, bir avukati ölümle tehdit etmesinin, basina
ne dertler açacagini bilmeyecek kadar aptal mi? Kuru
siki atiyordur iste…
- Keske öyle olsa… Neyse…Babam ve Daniel bagirip çagirirken annem
yanima gelip elini omuzuma koydu: “Peki din konusu ne olacak? Yani bir müslüman ile mi evleneceksin? Bizim
kilise bunu bir duysa hepimizi afaroz etmez mi?” Ben anneme cevap
veremeden babam yine söze karisti: “Soykirimi kabul
ediyor mu bu adam? Yoksa bütün Türkler gibi inkar mi ediyor?
Yaa, susuyorsun iste! Nasil olur da benim bir soykirim
inkarcisina kizimi verebilecegimi düsünebilirsin?” Sonra masaya
yumrugunu vurdu: “Bu konuyu bir daha duymak istemiyorum. Seni bize layik bir evlat olarak yetistirdigimizi saniyordum,
yanilmisim. Ya bu sevdadan vazgeçersin, ya da bu evi terkedersin! Evi
terkedersen de, gözlerimiz bir daha seni görmesin.” dedi… Iste
özetle böyle benim hikayem… Haydi sen anlat simdi.
- Benimki de seninkinin karbon kopyasi gibi aslinda. Biz
cumartesi gecesi yemekten sonra konustuk. Önce çok
sevindiler, ama soyadinin Sirinyan oldugunu duyar duymaz soka girdiler.
Ben, birbirimizi çok sevdigimizi ve bizi anlayisla karsilayacaklarini
umdugumuzu söylerken annem ve babam baslarini iki yana
sallayip duruyorlardi. Çetin “Ben anliyorum sizi… Tebrikler Abi.” diyerek gerginligi azaltmak istedi. Ama bizimkiler ona öyle bir kötü baktilar ki susmak zorunda kaldi.
- Gerçekten, bizi anlayan bir tek Çetin var galiba.
- Öyle… Sonra babam uzun bir konusma yapti.
Diasporadaki Ermenilerin besikten itibaren Türk düsmanligi ile egitildiklerini;
Ottawa’da 1980’li yillarda Türkiye büyükelçiligini basan,
diplomatlari öldüren Ermeni teröristleri Kanada’daki Ermeni toplumunun
korudugunu; soykirim konusunda devamli olarak lobileri ile parlamentoya,
medyaya baski yaptiklarini… anlatti. “Sen bütün
bunlari bilirken nasil olur da bu toplumdan birisi ile hayatini birlestirmeye
kalkarsin? Yarin, öbür gün aranizda sürtüsmelerin, kavgalarin çikacagi ve
sonunda ayrilacaginiz kesin! Yol yakinken vazgeç bu sevdadan!” dedi.
- Aynen benim babam gibi…
- Ben de, bizi bekleyen zorluklarin bilincinde oldugumuzu ama askimizin bütün
engelleri asacagina inandigimizi söyledim. Sonra annem basladi: “Korktugum
basima geldi iste… Bir Türk kiziyla degil de bir
yabanci ile evleneceksin diye endiselenirken, sen bir Ermeniyi aramiza
getirmeye niyetlisin. Nerede evleneceksiniz, kilisede
mi? Bu günleri de mi görecektim ya Rabbim?”
Gece geç saatlere kadar konusup durduk bu sekilde. Bütün çabalarima ragmen ikna edemedim onlari. Sonra ben de sinirlenmeye basladim. Tartisma sertlesince
babam son sözü söyledi: “Biz Türkiye’deki yasantimizi feda ederek
sizleri bu ülkeye getirdik. Ikinize de iyi bir gelecek verelim diye… Tam bunu basardik diye sevinirken sen herseyi berbat ediyorsun.
Düsün tasin kararini ver. Eger bu kizla evleneceksen, anneni ve beni unut! Evlendigin anda bizim Metin
isminde bir oglumuzun olmayacagini bil!”
- Metin… Metin… üzgünüm… çok… çok üzgünüm…
- Ben de sevgilim… ben de…
Siki siki sarildilar… Ikisinin gözleri de yasliydi… Öylece kaldilar bir süre. Sonra Metin ayaga kalkti:
- Artik neyin olup neyin olamayacagini biliyoruz.
- Evet karar vakti geldi.
- Keske elimizdeki üç senaryodan birinci veya ikincisini realize edebilseydik. Bu durumda “en kötü senaryo”yu uygulamaya koyacagiz.
- Ne yapalim, böyle olmasini onlar istediler.
- Yarin ilk is Mr. Kramer ile konusuruz. Sonra da yolculuk
hazirliklarina baslariz.
- Evet yarin yeni bir gün olacak ve bize ugur getirecek!
*
Gerçekten de o pazartesi mükemmel bir gün oldu. Günesin dogusundan batisina kadar, hersey istedikleri gibi gelisti. Aksam da Çetin ile bulusup Red Lobster’da balik yediler. Çetin ile Lucy çok iyi anlastilar.Yemek boyunca konusup durdular. Sonunda, konu bir gece öncesinden açildi. Çetin, anne ve babalarina çok kirilmamalarini, onlarin, çocuklarini sevdikleri için böyle davrandiklarini söyledi. “Kendinizi onlarin yerine koymaya çalisin, göreceksiniz ki sizi korumak istiyorlar.”dedi. “Onlara biraz zaman verin, yumusayacaklarina eminim.” diye ekledi. Metin itiraz etti:
- Biz çocuk muyuz Çetin? Dün kendi gözlerinle gördün,
bizimkilerin anlayis göstermeleri için hiç ümit yok. Lucy’nin
ailesi ise daha da ümitsiz. Yumusamalari için kaç sene
geçer dersin? Bizim ise beklemeye hiç niyetimiz yok! Biz
bu konuyu kapattik zaten. Haydi, gelecege ve mutluluga
kadeh kaldiralim. Serefe!
- Serefe!
- Serefe!
*
O cuma günü Metin kardesine büyük bir sari zarf verdi. “Lucy ve ben, yarin is için iki haftaligina Çin’e gidiyoruz. Oradan da bir-iki hafta bir yere gidip tatil yapacagiz. Bu zarfda benim bazi kisisel evraklarim var. Insanlik hali… Bana birsey olursa zarfi açarsin. Ben seni tatilimizin sonunda ararim. Olur mu?” dedi. Çetin, tatil yapmalari için Hawaii’yi tavsiye etti. “Zarfi da, geldiginde, biraktigin gibi alirsin. Aklina kötü seyler getirme hiç.”
Ertesi sabah Çetin agabeyini havalimanina götürdü. Metin’in ilk kez iki kocaman bavulla yolculuga çiktigini
görüyordu. Içerde saatlerce beklememesi için
terminalin girisinde vedalastilar. Metin kardesine sikica sarildi.“Kendine iyi bak koca adam.
Dört-bes hafta sonra seni arayacagim.” dedi. Ayrildiklarinda,
Çetin agabeyinin gözlerinin yasardigini farketti. “Son zamanlarda
çok duygusal oldun be Abi. Neyse, umarim bu seyahatte biraz
kafa dinlersin. Lucy’e de selam söyle…” dedi ve
arabaya binip uzaklasti.
*
Bes hafta geçip de agabeyinden bir haber çikmayinca Çetin tam endiselenmeye basliyordu ki, bir sabah Metin’in e-mail’i geldi:
“Sevgili Çetin,
Daha önce yazamadigim için kusuruma bakma. Halletmemiz gereken bir sürü sey vardi, onun için geciktim. Çok sükür hersey yoluna girdi ve Lucy ile ben yeni bir hayata basladik. Anlayacagin gibi, bizim Çin isi ve tatil yapmamiz uydurma bir masal idi.
Ekte anne ve babalara yazdigimiz mektubu bulacaksin. Sana bu mesaji ilettikten sonra mektubu ayri ayri bizimkilere ve Lucy’nin anne ve babasina da yollayacagim.
Sana biraktigim zarf vardi ya, onu artik açabilirsin. Içinde, on bin dolarlik bir çek göreceksin. Bu parayi birkaç ay daha kirayi ödemede kullanirsin. Herhalde kendine daha ucuz bir yer bulacaksindir. Zarfin içine bir de senin adina düzenledigim vekaletname koydum. Artik herseyim sana emanet. Arabayi da ister kullan, ister sat, senindir.
Çetincigim, seni zaman zaman arayacagim. Böylelikle haberlesmis oluruz. Ancak simdilik nerede oldugumuzu söylemeyecegim. Çünkü annem ne yapar yapar seni konusturur diye korkarim. E-mail adresinden de nerede oldugumuzu bulmaya ugrasmayin. Biraz sonra yahoo hesabimi kapatacagim. Firmayi arayan olursa, artik orada çalismadigimizi ögrenebilir.
Lucy ve ben hersey için sana tesekkür ediyoruz. Kendine iyi bak. Yanaklarindan öperim…
Metin”
Çetin hemen ekteki mektubu açti.
“Sevgili Annelerimiz ve Babalarimiz,
Her ne kadar evlatliktan red ettiyseniz de, bizi düsündügünüzü biliyoruz. Biz de hep sizi düsünüyoruz. Ancak anladik ki artik sizinle, hatta size yakin bir yerde yasamamiz olasi degil. Bu nedenle sizlerden çok uzakta yeni bir yasama basladik.
Umariz bir gün, “insan” olmanin Ermeni veya Türk olmaktan daha önemli oldugunu anlarsiniz. Insanoglu bu dünyaya çok kisa bir süre için geliyor. Neden bu süreyi kavgayla, nefretle geçirelim? Neden dost olmayalim, birbirimizi sevmeyelim? Iste biz birbirimizi seviyoruz. Neresi kötü bunun?
Dinimiz, etnik kökenimiz farkli imis! Ne olur farkli ise? Kanada’da yasiyoruz. Her firsatta, gücümüzü farkliligimizdan, “çok kültürlü” olusumuzdan aldigimizi söylüyoruz. Ama is Ermeni-Türk iliskilerine gelince hersey degisiyor.
“Soykirim” gerçekten oldu mu, olmadi mi? Neden bunun kavgasini yapiyorsunuz? Gerçek olan, iki taraftan da pekcok kisinin öldügü! Geçmiste olanlari degistiremeyiz. Ama mutlu bir gelecegi bizler hazirlayabiliriz. Bunu ise ancak birbirimize anlayisla ve sevgiyle yaklasarak basarabiliriz. “Nefret”, hangi anlasmazligi çözebilmis ki?
Birimiz Hristiyan, birimiz Müslüman ailelere dogmusuz. Kimse sordu mu bize? Yok, Ermeni Kilisesi cemaati
ne dermis! Yok, Türk toplumu üyeleri nasil karsilarmis! Onlarin ne düsündükleri
mi önemli, yoksa çocuklarinizin mutlulugu mu?
Birbirimize uymadigimizi, asla
mutlu olamayacagimizi söyleyip durdunuz. Bizim için neyin dogru oldugunu bizden
iyi bildiginizi anlattiniz.
Biliyoruz, pek çok
fedakarliklarda bulundunuz bizler için. Herseyin en iyisini vermege çalistiniz.
Ama içtenlikle söyleyin, bütün bunlari ayni zamanda kendiniz için yaptiniz. Iyi
bir anne-baba olmanin hazzini duymak için yaptiniz. Çocuklarinizin basarilarini
görüp sevinmek için yaptiniz. Madem ki bizleri dünyaya getirdiniz, bunlari
yapmak sizin görevinizdi. Biz de çocuklarimizi en iyi sekilde yetistirmeye
çalisacagiz.
Evet, en kisa zamanda evlenecek
ve çoluk çocuk sahibi olacagiz. Ne yazik ki, sevgili annelerimiz, babalarimiz,
kardeslerimiz bu mutlu günlerimizde bizlerle olamayacak. Keske bize güvenseydiniz.
Keske geçmise degil gelecege bakabilseydiniz…
Lucy ve Metin”
*
Metin mesajlari gönderdikten sonra e-mail adresini sildirdi. Koltugu geri itip ayaga kalkti. Pencereye gitti. Camin ardinda Sydney bütün güzelligi ile isildiyordu.