Birincilik ödülü:
Rüzgarli Topraklar
Selma Özkoçak

Özgeçmis:

Selma Akyazici Özkoçak
1988 yilinda Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlik Fakültesi'nden mezun oldum. 1989'da T.C. Milli Egitim Bakanligindan Master ve Doktora bursunu kazanip Ingiltere'ye gittim. 1990'da Bartlett School of Architecture and Urban Planning, UCL, University of London da Master'imi tamamladim. Haziran 1997'de doktora derecemi Art and Archaeology, SOAS, University of London'dan aldiktan sonra Türkiye'ye döndüm. Ocak 1998'de Bogaziçi Üniversitesi Tarih Bölümünde Assistant Professor olarak çalismaya basladim. Burada Erken Modern Osmanli Sehirleri, Mimarligi ve Gündelik Hayatina yönelik dersler verdim. Haziran 2006'da 6 yasindaki kizim ve esimle Kanada'ya göç ettik. Ocak 2007'de Bogaziçi Üniversitesi'ndeki görevimden istifa ettim. Subat 2007'de Toronto'dan Kaslo, B.C.'ye tasindik. Bu arada oglum oldu ve su anda da yogun olarak 6 aylik olan oglumla ilgileniyorum.

RÜZGARLI TOPRAKLAR
Piraye telefon sesiyle irkildi. Ikili kanepeye uzanmis, annesiyle babasinin karsi duvarinda asili olan fotografina bakiyordu. Bu fotografi Calgary’deki simdi oturdugu bir yatak odali daireyi satin aldiginda annesinden israrla istemisti. Çok gönüllü olmasa da annesi, “Bu fotografin sende kalmasi galiba daha anlamli olacak,” diyerek ona vermisti. Annesi neden özellikle bu fotograf üzerinde durmustu acaba? Aslinda evdeki eski fotograflar veya eski olan her seye ilgi duyuyordu Piraye. Evden ayrilirken alabilecegi birçok seyi almisti da. Bir tek bu fotograf konusunda annesi isteksiz davranmisti. Kardesi Mahir‘in ise bu tür meraklari yoktu ve bu konuda Piraye’yi de anlamakta güçlük çekiyordu.

Telefon israrla çalmaya devam ediyordu. Piraye’nin gözleri ise fotograftaki küçük ayrintilara takilmisti. Fotografin kendisine göre biraz büyük fakat gösterissiz bir çerçevesi vardi. Alt kismindaki bosluga da el yazisiyla ‘Bozcaada’ yazilmisti. Sicak rüzgari, yakici günesi, o güzel Temmuz gününü ve fotografta görünmeyen plastik bahçe masasinda yedikleri ev yapimi üzümlü keki ve yavas yavas içtikleri limonlu ada çayini düsündü. Su anda disarida hava -25 dereceydi. Aslinda Calgary’nin çok olagandisi olmayan böyle soguk kis günlerine alismisti Piraye, yine de bu düsüncelerle içinin isindigini hissetti. Ada çayindan üç tane isterlerken nasil da servis yapan kisi bes yasindaki küçük kizin ada çayi konusunda en istekli olmasina sasirmisti. O gün hava çok rüzgarli oldugundan denizden erken dönmüslerdi. Annesiyle babasi kaldiklari çiftlik otelde bir ögleden sonra çayi ile Piraye’yi neselendirmeye çalismislar, çay içerlerken de ona oyalanmasi için kâgit kalem vermislerdi. Otelin kopegi Findik ise uzaktan bu mutlu paylasimlarina oyunlari ile katilmisti. Aralarinda tartistiklari konu Kanada’ya göç etmekti. Babasi Sinan bu göç etme fikrine çok sicak bakmiyordu. Annesi Nergis ise israrla her seyin onlar için çok daha iyi olacagini savunuyordu. Piraye de ara sira kafasini çizdiklerinden kaldirip her zaman oldugu gibi annesini onayliyordu. Bu dört yildir tartisilan bir konuydu ve maalesef sonu çogu zaman tatsiz biterdi.

Piraye bütün bu ayrintilari gerçekten hatirliyor muydu, yoksa sadece annesine defalarca anlattirdiklarini kafasinda kendi eklemeleriyle hikayelestiriyordu. Bunu hep yapardi ve çok da iyi yapardi. Annesi onun kurguladigi hikayeleri dinlemeyi çok severdi. “Benim kizim günün birinde belki yazar olur,” diyerek ona yazmanin ve okumanin ayricaliklarindan söz ederdi. Ona en sevdikleri sairin sevgilisinin ismini koymuslardi. Piraye, hem kulaga hos geliyordu, hem de memleketini çok seven ama memleketinden ve en sevdiklerinden uzakta yasamak zorunda kalmis sairi hatirlatiyordu onlara. Tabii bu ismi ilk çocuklarina koyarlarken onlarin da günün birinde memleketlerinden uzaklarda yasamayi seçeceklerini düsünmemislerdi.

Telefonun sesi susmustu. Arayan gerçekten önemli ise tekrar arar diye düsündü. Kendine bir kahve hazirlamak için yari uzanmis bir sekilde oturdugu kanepeden kalkiyordu ki telefon yine çaldi. Bu sefer hemen açti Piraye. Mahir’di. “Neredesin ablacigim?” dedi biraz sitemli ve kisik bir sesle. Yari Ingilizce yari Türkçe “-25 derecede de yürüyüse çikmadin herhalde?” diye sordu.

Nergis çocuklarinin ikisinin de Türkçeyi düzgün konusmasini istemisti. “Sizin bu toplumdaki zenginliginiz ve de ayricaliginiz olacak…” derdi. “Düsünün dünyada bir grup insani daha ilk elden dinleyip anlayabilirsiniz ve bu insanlar da sizin çok yabanciniz degiller…”. Nergis Türkiye’de de Piraye’ye Ingilizce ögretmeye çalismisti. Bu durum ilk bakista çeliskili gibi görünse de her iki duruma da ayni mantikla yaklastigini defalarca anlatarak kendini savunurdu. Piraye’ye ve Mahir’e, “Nerede yasarsaniz yasayin yasadiginiz topraklarin ötesini de anlamanizi veya merak etmenizi çok isterim. Dil de bunun en güzel ve en tarafsiz araci,” derdi.

”Oturup kalmisim, dogru ya bugün Pazar babamlarda toplaniyorduk degil mi? Rowan geldi mi?” diyerek Mahir’e firsat vermeden o anki ruh halinden uzaklasmaya çalisti Piraye. “Hemen çikiyorum. Bir sey lazim mi?” dedi.

“Merak etme babam her seyi düsünmüs, hiç bir eksigimiz yok. Sen simdi çok oyalanirsin, çabuk gel olur mu? Biliyorsun, babam ancak seninle neselenebiliyor,“ diyerek telefonu kapatti.

Piraye Annesini o trajik kazada kaybettiginden beri yaklasik bir yildir, hiç atlatmadan her Pazar babasina giderdi. Mahir de orada olurdu. Bu sefer Mahir kiz arkadasi Rowan’i da davet etmisti. Rowan ile birlikte olmaktan mutlu olurdu Piraye. Çocukluklari Kaslo’da hep beraber geçmisti. Mahir’in dogdugu British Columbia’nin bu küçük köyü belki de tüm ailenin Kanada’daki yasamlarinin basladigi yerdi.

Piraye bir taraftan etrafi toplayip, ne giyecegini planlarken bir taraftan da Kanada’ya ilk geldikleri günleri düsünüyordu. Son bir yildir tekrar tekrar düsünmeye baslamisti o yillari. O zamanlari düsünmek annesinin hatirasini canli tutmasina yardimci oluyordu. Istanbul’dan ilk ayrilislari ve Toronto’ya varislari. Bu günler Piraye’nin yasaminda birçok ilkleri deneyecegi günlere denk düsüyordu. Ne çok ofise gitmisler ve Piraye’ye çok uzun gelen konusmalar yapmislardi. Halletmeleri gereken ne çok resmi formalite vardi. O zamanlarda en eglenceli buldugu sey form doldurmakti. Nergis ile Sinan hangi formu doldurduysa o da o formlari sinirli yazi yazma bilgisiyle doldurmaya çalismisti. Oradaki görevliler çogu zaman Piraye’nin böyle sorun çikarmadan oturup, kendi kendine oyalanmasina hayret edip ona özellikle tesekkür etmislerdi. Yalniz Piraye’nin dayanamadigi bir sey vardi, o da yürümek. Hayatinda hiç yürümedigi kadar yürümek zorunda kalmisti o yaz. Simdi düsündü de, yürümeyi çok severdi. Calgary’de ne kadar soguk olursa olsun, sabah yürüyüsünü yapmadan güne baslamazdi.

Fakat o günlerdeki yürüyüsler baskaydi. Daha alti yasindaydi ve yürümeye çok aliskin degildi. Ayrica bitmek bilmeyen sonu olmayan bu yürüyüslerde hep bir arama kaybolma kaygisi vardi. Ellerinde A’dan Z’ye yol kitapçigi sürekli bilmedikleri yerlere gitmek zorunda kalmislardi. Bazen bütün gün disarida oluyorlar, düzgün yemek bile yiyemiyorlardi.

Etrafi toplama isine ara verip oturma odasini genis penceresinin önüne geldi, Calgary’nin merkezindeki oturdugu yüksek katli binadan sehre bakti. Her sey o yükseklikten çok küçük görünüyordu. Annesinin Toronto’da ev ararlarken yüksek katli binalar konusundaki biraz tepkisel ama oldukça kararli tavrini hatirladi. O yillarda bu tür binalar yeni benimsenmeye baslamisti. Nergis, “Klima ile sogutulmus bir koridordan eve girmek insana otelde kaldigi hissini veriyor. Oysa biz burada kendimizi yerlesik hissetmek istiyoruz öyle degil mi Sinancigim?” demisti. Piraye ise yillar sonra, tek basina yasayan diger genç arkadaslari gibi artik standart hale gelen bu yüksek katli binalarda oturmayi tercih etmisti. Evde yasamak için aile olmak gerekiyordu ona göre… Ayrica gündelik yasami düzenlemek daha kolaydi bu binalarda. Kisin kapi önünden kari küreklemek, çöp gününü hatirlayip ona göre çöpü disariya çikarmak gibi rutinler yoktu. Birçok seyi disari çikmadan yapabiliyordu. Ama yine de evde yasamayi özledigini düsündü Piraye. Annesinin Toronto’daki hakli otel benzetmesini düsünerek özlemle gülümsedi…

Toronto’daki ilk tasindiklari yer çok düsük gelirli ailelerin kaldigi bölgeyle yüksek gelirli ailelerin kaldigi bölgenin sinirinda bir yerdi. Nergis ile Sinan pahalli olsa da bu evi kiralamislardi. “Kötü bir deneyimle baslarsak bütün gücümüz çabuk kirilir,” demisti Sinan. “En azindan fiziksel kosullarimizi baslangiçta iyi olusturmaliyiz.” Nergis ile Sinan Piraye’yi de düsünüyorlardi. Piraye birinci sinifa baslayacakti ve Kanada’da hangi semtte otururlar ise çocuklarini o okula göndermek zorunda olduklarini daha Istanbul’da iken ögrenmislerdi.

Evleri üç katli bir dizi sira evin giris katiydi. Iki yatak odaliydi, küçüktü ama konforluydu. Tasinmalarindan kisa bir süre sonra okul tatil olmustu ve bu bitisik evlerde oturan Piraye yaslarindaki bütün çocuklar kapilarinin önünde görünmeye baslamislardi. Bisiklete biniyorlar, ip atliyorlar ve seksek oynuyorlardi. Istanbul’da unutulmaya baslayan bu sokak oyunlarini izlemek Nergis’i bile çocukluguna götürmeye yetmisti dogrusu. Renkli tebesirlerle kendi çocuklugunda olandan az farkli çizdikleri seksek bölümlerinde buldugu tanisikliktan memnun, dalip gidiyordu Nergis... Ingilizceyi yetiskin yasta ögrendigi için bütün bu oyunlarin isimlerini bilmiyordu. Bir defasinda Piraye annesine bu oyunlarin isimlerini ve farkliliklarini ögretmekten çok keyif almisti.

Üç gün mahallenin çocuklarini giris katindaki evlerinin penceresinden izledi Piraye. Üçüncü günün sonunda “Anne beni bu çocuklarla tanistirir misin?” dedi.

Nergis Piraye’nin Ingilizcesinin sinirli oldugunu biliyordu, o nedenle ondan istek gelmeden onu zorlamayi düsünmüyordu. Fakat böyle erken bir istek gelince bunu hiç kaçirmamis ve hep beraber disari çikmislardi. Kanada’ya yeni gelenlerin topluma çocuklari sayesinde daha kisa zamanda uyum sagladiklari söylenir. Bunda biraz dogruluk payi vardi galiba. Nergis Piraye’yi izlerken disarida olan diger çocuklarin anneleriyle konusma firsati bulmus, böylece Piraye’nin bu ilk deneyimi de pürüzsüz yasanmisti.

Yan komsulari ikinci kusak Yunanli bir aileydi. Piraye’nin yasinda, Evangeline adinda bir de kizlari vardi. Belki de iki tekerlekli bisiklete binmeyi bilmedigi için, Piraye onunla hemen yakinlasamamisti. Fakat bir süre sonra Evangeline, annesi Mary ve babasi George ile yaz tatili için bir ayligina Yunanistan’a gitti. Hiç vakit kaybetmeden Piraye’ye iki tekerlekli bisiklet alindi. Ve Nergis ile Sinan’in Toronto’nun o seradaki havayi soluyormus hissini veren dayanilmaz sicak ve nemli yaz günlerine aldirmadan, Piraye’ye iki tekerlekli bisiklete binmeyi ögretmeleri görülmeye degerdi. Evangeline Yunanistan’dan teni güneste bronzlasmis bir sekilde döndügünde Piraye çoktan güvenli bir sekilde bisiklete binmeye baslamisti bile. Çok kisa zamanda yakinlastilar ve ‘best friend’ oldular. Yunan ve Türkiye toplumu yakinligi burada rol oynamis miydi, yoksa bisiklet ortakligi mi yardimci olmustu? Birlikte yemek yerlerken, birbirlerini güldürürlerken sanki digerlerinden daha çok anliyordu Evangeline Piraye’yi. Oysa Evangelin’in annesi de babasi da Toronto’da dogmustu. Fakat geleneklerini pek çok açidan sürdürüyorlardi. Birkaç defa Evangeline’nin anneannesinden gelen pasta ve börekleri onlara da ikram etmislerdi. Nergis de biraz da altinda kalmamak için yaptiklari sarma dolmalardan onlara göndermisti. Böylece karsilikli yakinlik daha da artmisti.

Piraye için bir baska ilk de Toronto’da ilkokula baslamasiydi. Birinci sinifta olacakti, okuma yazmayi ögrenecekti ve bütün bunlari sadece üç aydir aktif olarak kullanmaya basladigi dilde yapacakti. Onu bunlar kaygilandirmamisti. Bu tür kaygilar annesi babasi gibi yetiskinlerin sorunuydu. Onun düsündügü sinifta nasil arkadas edinebilecekti, okul otobüsünde kiminle beraber oturacakti, teneffüslerde yalniz kalacak miydi gibi daha uzun vadeli sorunlardi. O sabah arabalari henüz olmadigi için ve okula da pratik olarak yürüyemedikleri için taksi çagirmak zorunda kaldilar. Piraye çok sessizdi, o anki durum Istanbul’daki ilk yuva günlerine çok benzemiyordu. Annesiyle sinifa kadar gittiler, biraz geç kalmislardi. Siniftaki herkes toplanip yerde oturmus, sarki söylüyordu. Piraye mahalleden tanidigi bir iki arkadasini görünce rahatlamis, hemen onlarin yaninda bir yere ilismisti. Nergis ise bir süre sonra Piraye’nin de sarkiya katildigini görünce artik endiselenmeye gerek olmadigini düsünerek oradan ayrilmisti. Ama Piraye için o günler gerçekten kolay degildi.

Arkadas edinmek zordu ve en zoru da o arkadasligi sürdürmek… Her gün ayri bir çaba gerektiriyordu. Hiç bir gün de pes edip ben artik okula gitmiyorum dememisti. Aksamlari annesiyle harflere ses vererek okuma deneyimleri yapiyor ve siniftaki herkese bir an önce yetismek için yogun çaba sarf ediyordu. Ancak sosyal iliskileri daha çok önemsiyordu galiba. Bir gün ödevini yaptigi halde, ödevini yapmayan Evangeline’in israriyla ögretmenine ben de yapmadim dedigini ögrenen annesinden çok uzun bir konferans dinlemek zorunda kalmisti. Oysa istedigi Evangeline’in dostlugunu kazanmakti. Sadece gerçek dostluklar için biraz daha fazla zaman gerektigini kestirememisti… Aslinda Evangeline’i seviyordu, mahalledeki birçok diger arkadasini da. Ama en önemlisi yalniz kalmaya veya görünmeye dayanamiyordu.

Piraye insanlari güldürmeyi seviyordu. Zaman zaman asiriya kaçsa da Nergis kizinin bu yönünü fark edip onu yüreklendirirdi. Ingilizce hatalarini bu yolla o kadar güzel kapatiyordu ki hem egleniyordu, hem ögreniyordu. En güzel anlarindan birisi de onun Evangeline’e Türkçe bazi kelimeleri ögretme anlariydi. Evangeline’in en basit kelimeyi bile düzgün tekrarlayamayisi ikisini de güldürüyordu. Piraye burada kendine göre durumuyla bas etme yöntemleri ariyordu aslinda.

Nergis ile Sinan için dil o kadar zorlayici degildi. Uzun süreler yurt disinda bulunduklari için yabanci bir ülkede yasamanin güçlükleri de yoktu onlarda… Onlarin kafasindaki sorular Piraye’ninkilerden çok baskaydi. Nergis Kanada’ya göç etmekte israrinda dogru mu yapmisti? Burada mutlu olacaklar miydi? Bu iki ülke arasinda bir yerlerde sikisip kalacaklar miydi, yoksa sonunda kendilerini bir tarafa daha yakin mi hissedeceklerdi?

Maalesef Toronto’daki ilk kis sözü edilenin ötesinde sert yasaniyordu. Rüzgarla birlikte hissedilen soguk onlarin simdiye kadar görmedikleri türden, insanin tenini acitan bir soguktu. Kar ise öyle kartopu yapilacak türden degildi. “Toronto’da yagan kar degil buz!” diyordu Nergis.

Koltugun kenarina yaslanip, ilk ‘best friend’ i, Evangeline’i düsündü Piraye. Toronto’dan ayrildiktan sonra bir süre haberlesmislerdi. Üniversiteye baslayacagi yil ortak bir arkadaslarindan ailece Yunanistan’a gidip yerlestiklerini ögrenmisti.

Kis gerçek yüzünü tam göstermeden Toronto’dan Kanada’nin en batisina, British Columbia’nin Kaslo adinda, göl kenarinda, küçük bir orman köyüne tasinmislardi. Sinan yaklasik 1000 nüfuslu her bir karesi kartpostal olabilecek kadar doga güzelligine sahip bu turistik köye yakin bir yerde is bulmustu. Nergis ile Sinan’in ikisi de çok deneyimli mimardi. Fakat sistemli aramalarina ragmen Toronto’da kendi alanlarinda is bulamamislardi. Bu firma British Columbia’nin çok degerli orman endüstrisinin bir parçasi olan ahsap strüktürlü binalari tasarliyorlar ve insa ediyorlardi. Telefon görüsmesi ile bu isi kabul ederlerken derinlemesine düsünmüslerdi tabii. Ancak Kanada’nin birbirinden çok farkli bölgeleri olan çok büyük bir ülke oldugunu ancak geldikten sonra kavramislardi. Nergis “Istanbul’dan Toronto’ya gelmek Toronto’dan Kaslo’ya gelmekten daha kolaydi,” diyerek yasadiklari soku aksam sohbetlerinde ilk zamanlar çok siklikla dile getirirdi.

Piraye birden üsüdügünü hissetti. Birazdan çikiyorum diye isitmayi kapatmisti. Bu düsüncelerden siyrilip, üzerine kalin bir kazak geçirdi. Saçlarini aceleyle çikmak zorunda oldugu zamanlar yaptigi gibi arkadan topladi. Termosa koydugu kahvesini, bugün için paketledigi bitki çaylarini ve üzerinde Simpson karakterlerinden birinin takili oldugu anahtarligini alip çikti. Bu yüksek binalarda oturmanin bir baska kolayligi da evden çikmanin çabuklugu idi. -25 derecede sokaga çikiyordu ama üzerine palto bile almak zorunda degildi. Otoparkta arabasini buldu, bazen yerini sasirirdi ve bu durum onu biraz ürkütürdü. “Dedem gibi Alzheimer mi olacagim acaba?” diye düsünürdü. Nergis Mahir’e alti aylik hamile iken babasini sekiz yillik uzun bir Alzheimer savasindan sonra kaybetmisti. Onu son yolculuguna ugurlamak için Türkiye’ye bile gidememisti. Bu olay ile Piraye bu hastaligi, belirtilerini ve kalitim yolu ile kusaktan kusaga aktarildigini annesinden detayli bir sekilde ögrenmisti.

Piraye arabasini çalistirdi. Radyoyu açti, genellikle CBC’yi dinlerdi. Ama annesinin kaza haberini radyodan aldigi o günden sonra radyonun dügmesine her bastiginda eli titrerdi. Ancak bugün böyle olmadi, kendisini farkli hissediyordu. Geçmis günleri yogun düsünmek içinde bir iç hesaplasma baslatmisti sanki. Annesine olan özleminin yerini onlarin geldigi yere olan merak almisti. Bu durum çok parçali ve tamamlandiginda neye benzedigi bilinmeyen bir ‘jigsaw puzzle’ in en kritik yerlerindeki yere düsen parçalarini bulma istegine benziyordu.

Nergis ile Sinan anne ve babalarini kaybettikten sonra Türkiye’ye daha az gitmeye baslamislardi. O nedenle Mahir yaz tatillerinde Istanbul’a gitme rutinini çok iyi hatirlamaz. Bir tatil bulduklarinda Calgary’deki diger arkadaslari gibi Güney Amerika ülkelerinden birine giderlerdi. Nergis ile Sinan en sonunda o çok hayal ettikleri karavani almis ve bir kere Kanada’yi dogu kiyisindan bati kiyisina kadar arabayla gezmeyi basarmislardi. Konakladiklari yerleri gösteren Kanada haritasi çok yakin zamana kadar Nergis’in çalisma masasinin üstündeki panoda duruyordu. Bu haritaya yol boyunca çektikleri fotograflar da ilistirilmisti. Sinan Nergis’i o trajik kazada kaybettikten sonra bu haritayi diger birçok bu tür belgelerle birlikte toparlayip Piraye’ye vermisti. “Günün birinde aile tarihimizi belki sen yazarsin kim bilir,’” demisti bunu verirken de...

Çogu zaman kisa tatillerini Kaslo’da geçirirlerdi. Nergis ile Sinan için Kaslo öncelikle Mahir’in dogdugu yerdi. Birçok zengin Amerikalinin hayran kalip yatirim amaciyla mülk edindigi bu köyün doga güzelligi degildi sadece Nergis ile Sinan’i gerçekten evinde hissettiren. Istanbul’un hizli sehirlesme ile yok olan degerlerini burada görmüslerdi. Mahir’in dogumunda köyün emekli papazinin esi dahil, evlerinin bulundugu sokakta oturanlarin hepsi hediye ve tebrik kartlari ile ziyarete gelmesiyle baslamisti bu yakinlik. Kaslo’da yasayanlarin bir kismi emekli zenginlerdi. Fakat asil yerlileri Vietnam savasi sonrasi Amerika’dan gelen, dünyadaki genel düzene muhalif kendi zaman dilimlerinde yasayan hippilerdi. Yaslanmislardi, ama görünüsleri degismemisti. Bir kismi gönüllü sosyal hizmetlerde yer aliyorlardi. Onlarin çocuklari da egitimlerini büyük sehirlerde tamamladiktan sonra buraya gelip yerlesmislerdi. Kendi çocuklarini biraz da övündükleri anne babalarinin geçmisine yakin hissettikleri bu köyde büyütmek istemislerdi. Bir kisim genç hippiler ise köyün biraz disinda yasamayi seçmisler, çocuklarini bile evde egitmeyi uygun görmüslerdi. Nergis ile Sinan makyajsiz, saçlari aklasmis, dis görünüsüne önem vermeyen bu insanlari köyün en islek caddesinde el ele görmekten çok mutlu oluyorlardi.

Ailece yaptiklari yürüyüslerde, “Dogaya önem vermenin ne demek oldugunu da Kaslo’daki yasam bize çok iyi ögretti,” diye söze baslardi Nergis. “Dogal çevreyi tüm canlilariyla en vahsisinden en kirilganina kadar korumak ve onun bir parçasi oldugumuzu her gün gözlemlemek ancak böyle bir yerde mümkün herhalde... Ilkbaharin gelisini yerden karin yavas yavas kalkisiyla, kus seslerinin duyulmaya baslamasiyla algilamak iste en büyük lüksümüz bu çocuklar burada.”

Piraye’nin yasadigi dogal çevreye yakinligi Kaslo’da geçirdigi çocukluk yillarinda baslamisti. O zamanlar bu yakinlik onlari biraz ürkütüyordu dogrusu. Eylül aylarinda, ayilarin kis uykusuna yatmadan önce, son telasla arka bahçelerindeki çöp kutulari dahil yiyecek olan her yerde görünmesi isin ciddiyetini arttiriyordu. Bir defasinda Piraye’nin okuldan yukari Kaslo’da cougar (Kedi ailesinden pantere benzer oldukça tehlikeli bir hayvan) görüldü uyarisi gelmisti. Annesiyle cougar i kaçiririz düsüncesi ile yüksek sesle konusarak ve gürültü yaparak okul otobüsüne yürüdüklerini gülümseyerek hatirladi Piraye.

Belki de bu nedenle zoolog olmaya karar vermisti. Arastirma ve incelemeyi seviyordu. Ve bir ekip ile bir problem üzerinde çalismaktan da çok keyif aliyordu. O trajik kazadan iki ay önce Calgary Üniversite’sinde görkemli bir mezuniyet töreni olmustu. Bir yil okuldan izin alip uluslararasi bir kurum ile gönüllü çalismak üzere Afrika’ya gitmis, o nedenle de okulu bitirmesi biraz uzamisti. Nergis Piraye’nin bu gönüllü isinden mezuniyetinden daha fazla gurur duymustu. Piraye için bu firsat çiktigi zaman “Hiç bir sey kaçmiyor kizim... Su anda ilgini daha çok çeken bir sey varsa onu ertelemeden yapmalisin. Okul bir sene sonra bitmis hiç önemli degil,” diyerek bu isi gönülden desteklemisti.

Piraye dörtlü kavsaktaki stop isaretinde biraz fazla durdugunu fark etti, gerçi arkadan kimse korna çalarak uyarmamisti. Babasina arabayla yaklasik yirmi dakika mesafede oturuyordu. Pazar günü trafik de yok, birazdan oradayim diye düsündü. Arabanin ön kismindaki bosluga biraktigi organik kahvesinden bir yudum aldi. “Bu termoslar da yeterince sicak tutmuyor,” dedi kendi kendine.

Babasina vardiginda onu kapida karsiladilar... Piraye, “Nerdesin Mahircigim özledim dogrusu. Rowan ile birlikte olunca bizi unutuyorsun degil mi?” diyerek her zamanki sitemini yapti. Kapinin önünü Sinan çok güzel temizlediginden ayaklari hiç kirlenmemisti, ama yine de botlarini çikardi ve elindeki bitki çaylarini koydugu kumas torbayi bir köseye birakti.

Mahir bir kaç haftadir Rowan dolayisi ile biraz da okul çalismalarini bahane ederek Pazar toplanmalarina katilmamisti. “Yok, ablacigim, biliyorsun arastirmalar hiç bitmiyor. Daha yeni basladik ama simdiden gözümüzü korkutuyorlar valla,” sikayet tonu ile ablasina sarilarak onun gönlünü almaya çalisti.

Kapinin arkasinda kalan Rowan ise, “Merhaba Piraye seni özledim,” diyerek Mahir’in önüne geçip Piraye’ye Kaslo usulü sarildi. Rowan Kaslo’dan, tuvalet kagidi bile kullanmayan, uç noktada çevreci, mütevazi bir ailenin tek kiziydi. Mahir ile Rowan üniversiteye baslayacaklari yil aralarinda duygusal bir yakinlik dogmustu. Kazadan yaklasik alti ay önce de Calgary Üniversite’sinde ayni fakülteye baslamislardi. Tip doktoru olacaklardi. Rowan sade giyimli ve küçük yerden gelmenin samimiligini korumus çok tatli bir kizdi. Omuzlarina dökülen kirmizi kivircik saçlari vardi. Hafif çilli açik beyaz teni, parlak mavi gözleri ve ufak tefek narin yapisi ile Mahir’in yaninda tam bir görsel zitlik yaratiyordu. Mahir’in ise annesinden aldigi kahverengi gür düz saçlari vardi. Ona oldukça ciddi ifade veren kaslari ve koyu kahverengi gözleri ise çok rastlanilir cinsten degildi. Iri yapisini çok neseli ve esprili özelligi yumusatmaya çalisiyordu sanki...

Sinan en arkadaydi. Her hafta kizini görse de onu her gördügünde yüzü aydinlanir, bütün keyfi gelirdi. “Hos geldin kizim,” deyip Piraye’ye sarildi. “Balik yaptim. Biliyorsun, bu balik da yalniz yenmiyor. Arkasindan bir de çay yaptik mi bu havanin hakkini veririz öyle degil mi?”

“Ben de size ihlamur ile kusburnu getirdim. Inanmayacaksiniz ama bunlari bir Hint marketinde buldum. Mahir ile Rowan da bizim bu bitki çaylari keyfimize nasil olsa alisti, hep beraber içeriz,” dedi Piraye.

Yemek gerçekten güzeldi. Nergis ile Sinan bu oturduklari evi tüm mimarlik hünerlerini kullanarak yapmislardi. Kendi kendine yeten, birçok dogal enerji kaynaklarini kullanabilen yesil bir evdi bu ev. Üç tarafi pencerelerle çevrili, eski Türk evi cumbalarini andiran oturma kösesine geçtiler. Ihlamuru genellikle burada içerlerdi.

“Limonu getirebilir misin Pirayecigim,” dedi Sinan.

Oldukça sicak olan ihlamurundan ilk yudumunu alir almaz, “Bu yaz Türkiye’ye gitmeye karar verdim,” diye söze basladi Piraye.

“Bu da nereden çikti?” dedi Mahir.

“Bu sabah karar verdim. Gitmem gerekiyor. Dayimlari ve Teyzemleri görecegim. Ve de Bozcaada’ya gitmek istiyorum.”

Sinan’in birden yüzü karardi, fakat susmayi tercih etti.

“Annemi kaybettikten sonra senin için endiseleniyoruz Piraye.”

“Beni anlamaya çalistigina sevindim Mahir,” dedi Piraye. Biraz kizginlik vardi ses tonunda. “Connor ile de bu durumumu çok tartistik. Size söyleyecektim babacigim, gecen ay Connor bana evlenme teklif etti. Ben de cevabimi erteledim. Bazi iç sorunlarim var, dedim. Bu sorunlari çözmeden böyle bir baslangiç yapmamiz ona haksizlik olur diye düsünüyorum.” Piraye Connor’i üniversite’den taniyordu. Hint kökenli bir ailenin en büyük ogluydu. Biyoloji bilimiyle ugrasiyordu. Akademik hayati seçip, okulda çalismaya baslamisti. Piraye’ye çok deger veriyordu. Piraye’nin annesini o trajik kazada kaybettikten sonra bir türlü toparlanamadigini en önce fark eden de oydu aslinda.

Bu kaza konusu hala evde konusulmuyordu. Mahir annesinin kaza ile ilgili gözü karaligindan bir keresinde söz etmek istemisti de Sinan onu çok sert bir sekilde susturmustu...

Nergis ile Sinan her yaz gidip, bir süre kaldiklari Kaslo’daki evi artik gidemiyoruz diye satmaya karar vermislerdi. Satis islemleri için Nergis’in Kaslo’ya gitmesi gerekiyordu. Sinan’in da önemli bir test için uzun süre önce aldiklari bir hastane randevusu vardi. O nedenle Nergis tek gitmeye karar vermisti. Çig mevsimi idi ve bu durumdan çok memnun olmasa da Sinan bir sey diyememisti. Nergis çok iyi araba kullanirdi. Ve Calgary Kaslo arasindaki otoyolu avucunun içi gibi bilirdi. Hava da çok güzel görünüyordu. “Iki gün sonra burada olurum, merak etme en kisa zamanda bu isi çözüp gelecegim,” diyerek Sinan’in fikir degistirmesine firsat vermeden yola çikmisti. Aksama dogru hava çok bozunca Sinan iyice telaslanmisti. Nergis’e bir türlü ulasamayinca da gereken yerleri aramis ve Nergis ile ilgili tüm detaylari bildirmisti.

Annesinin Kaslo yolculundan bile haberi olmayan Piraye okula dogru giderken, arabasinda CBC’deki anonsu andiran haberi dinliyordu: “Calgary-Kaslo otoyolu ani çig nedeni ile kapatildi. Hala bu otoyolda oldugu düsünülen 61 yaslarinda gri renkli Dodge Caravan kullanan bir kadin var. Alinan bilgiye göre, bu kisi otoyol girisine yakin bir yerde durmus, bir kahve içip oradakilerle sohbet etmis. Bundan sonra yola devam edip etmedigi bilinmiyor.” Bir seylerin ters gittigini sezen Piraye arabasini kenara çekmis ve hemen babasini aramisti. Ancak uzun aramalardan sonra Nergis’in donmus vücudu bulunmustu. Anlasilan çig altinda kalan arabadan çikmaya çalismis, fakat basarili olamamisti. Nergis Türkiye’deki trafik kazalarindan çok korkardi. Kanada’nin yollarina ve sürücülerine ise çok güvenirdi. Bu sefer çok sevdigi doganin hareketlerine karsi hazirliksiz yakalanmisti galiba...

“Connor çok iyi biri, onunla gerçekten evlenebilir, burada yasamimi sürdürebilirim. Ama çok kisa olan ve su anda hatirlamakta bile güçlük çektigim Türkiye günlerimi bu yasamima baglamam gerektigini hissediyorum,” diyerek sözüne devam etti Piraye. “Bozcaada’ya gitmek istiyorum, babacigim. Bana bu çok iyi gelecek...” sözlerinin sonuna dogru gözlerinin dolu dolu oldugunu hissetti ve elindeki çay bardagini mutfaga götürme bahanesiyle oturdugu yerden kalkti.

“Hadi bakalim, simdi babamin yaptigi o nefis revaniden yiyelim ne dersiniz?” diyerek herkesi her zaman oldugu gibi neselendirmeye çalisti Mahir. Ve günün geri kalan zamaninda da bu konu bir daha açilmadi.

Piraye eve döndügünde aksam olmustu. Babasinin ona evde yersin diye paketleyip verdigi revaniden bir dilim tabaga koydu. Daha oturmadan telesekreterdeki bir yeni mesaj isaretini fark etti. Connor aramis ve israrla eve gelince onu aramasini istiyordu. Su anda onunla konusmak istemedi. Babasindan döndükten sonra içi rahatlamisti. Evet, bu yaz Istanbul’a gidiyorum. Yarin sabah ilk isim bilet almak olacak diye düsündü.

Haziran sonunu sabirsizlikla bekledi Piraye…

Calgary havaalaninda uçaga binmeden önce Sinan’i sonra da Connor’i aradi. Çok heyecanliydi. Yol uzundu, ama Piraye’nin artik acelesi yoktu. Uçaga bindikten sonra, o gün Calgary’deki evinde düsündügü ‘jigsaw puzzle’ in kaybolan kilit noktadaki parçalarindan birini buldugunu hissetti.

Istanbul’a vardiginda bir taksiye atlayip teyzesine gitti. Uzun süredir görüsmemislerdi. Önce güzel bir yemek yediler, yemekte teyzesi her zaman oldugu gibi onu soru yagmuruna tuttu. Su anda master yaptigindan ve biraz da Connor’dan bahsetti. Teyzesi Connor konusu ile özellikle ilgilenmisti. Ama Piraye sözünü kisa kesip, “Onlari birakalim da simdi benim Istanbul’da yapmak istediklerimden konusalim teyzecigim, ne dersin?” dedi.

Ertesi gün, ilk önce çocuklugunun geçtigi Boyaciköy’deki evlerine gitti. Bu eski Istanbul evlerinden, eski görünümüne uygun olarak yeniden yapilmis, üç katli bahçeli bir evin üst katiydi. Sokaktaki diger evler gibi üstü sari boyali ahsap ile kaplanmisti. Birçogu eski eser olarak tescilli oldugundan yeni yapilmis olsalar da eski görünümlerini korumak zorunda idiler. Sokak bu nedenle hiç degismemisti. Evlerinin baktigi orta meydandaki mahalle çesmesi bile yerindeydi. Onun yanindaki büyük çinar agaci ise tam da hatirladigi gibiydi. Bir sonbahar günü annesiyle birlikte bu çinarin etrafinda biriken yapraklari tekmeleyip havada uçurma oyunu oynadiklarini hatirladi. Dört yaslarinda filan olmaliydi.

Bir gün evlerinin bahçesinde futbol oynuyorlardi. Piraye de topu hep yola dogru atiyor, yol da egimli oldugundan top asagi dogru kaçiyor ve annesiyle topun arkasindan kosturmak zorunda kaliyorlardi. Piraye tabii bunu çok eglenceli buldugundan annesinin uyarilarina ragmen özellikle yapiyordu. Bir defasinda da mahallenin köpekleri bu kosturmadan etkilenip, onlari uzun uzun kovalamislardi. O zamanlar ne çok köpek ve kedi vardi sokakta diye düsündü, Piraye. Kanada’ya göç ettikleri ilk yillar, annesiyle babasi Istanbul’daki haberleri çok iyi takip ederlerdi. Bir gün internetteki gazeteden birinin Boyaciköy’deki köpek ve kedilerin hepsini zehirledigini, saskinlikla okumustu, Nergis.

Bu düsüncelerle Istinye’de oturan dayilarina ugradi. Onlarla da biraz vakit geçirdikten sonra, Bozcaada’ya gitme isteginden söz etti ve bir arabaya ihtiyaci oldugunu söyledi. Ona bir araba verdiler. “Kendine çok dikkat et Piraye seni çok iyi bulmadik,” diye ekledi dayisi.

Aksam dayisindan aldigi arabaya binerek teyzesine döndü. Erkenden yatmak istedigini söyleyerek teyzesinden özür diledi. “Piraye de Nergis’i kaybettikten sonra iyiden iyiye içine kapanmis,” dedi teyzesi kendi kendine. Piraye yataginda uzanirken Bozcaada’ya gitme projesini en ince detayina kadar yeniden düsündü. Hiç bir ayrintiyi atlamamisti. Annesi ile babasinin Bozcaada’da günün birinde ev yapar, yerlesir, üzüm üretip sarap yapariz diye hayal ederek aldiklari, sonra da unuttuklari bagin tapusunu bile unutmamisti. Bu yere gidecekti...

Teyzesi yolda yer düsüncesi ile ona çok güzel beyaz peynirli kurabiyeler yapmisti. Bozcaada’ya vardiginda aksam olmak üzereydi. Yollarda çok oyalanmisti. Hiç bir seyi aceleye getirmek istemiyor, sanki ‘jigsaw puzzle’ in parçalarini yeniden kontrol edip yerlerine yerlestirme titizligi gösteriyordu. Sona yaklastigini hissediyor, ama bütün resmi hala tam göremiyordu. Feribottan inince ilk is meydandaki çinar altinda bir çay içecegim diye düsündü. Ve öyle de yapti. Orada aradigi bagin adresini sordu.

Bagi bulmak zor olmamisti. Adanin en güzel ve yerlesik caddelerinden birinin üzerindeydi. Bir tek üzerinde ev yapilmamis bu bag kalmis oldugundan hemen göze çarpiyordu. Arabayi yolun kenarina park etti. Ve disari cikti. Temmuz sicagi idi, Istanbul’da iki gün içinde bunalmisti. Ama burada esen rüzgarla serinledigini hissetti. Üzerinde krem rengi bir yürüyüs sortu ve açik yesil kisa kollu bir tisört vardi. Ayaklarinda da Kanada’nin resmi kiyafetinde yer alan kirmizi renkli, delikli plastik terlikleri vardi. Saçlarini da mor bir saç bandaji ile arkaya atmisti. Günes gözlüklerini çikardi, gözlerini biraz kisti ve kendisine dogru yaklasan bisikletli biri dikkatini çekti.

Bisikletini Piraye’nin park ettigi arabanin önünde durdurarak, “Merhaba, ne kadar güzel bir gün degil mi? Adanin poyrazina dikkat edin, alisik olmayanlari çarpiyormus,” dedi bu kisi. Piraye yaslarinda oldukça sempatik görünümlü biriydi. Kot bir sort ile düz beyaz bir tisört giyiyordu. Basinda da lacivert bir spor sapka vardi. Bisikletten inip, daha fazla konusma istegi göstererek yaklasti. “Babamlar da bu bagin sahibini hep merak ederlerdi. Sizin öyle degil mi? Hakkiniz da bir sürü teori üretildi burada. Biliyorsunuz küçük yer burasi. Herkes herkesin hikayesini bilir. Ama bu bagin hikayesini kimse bilmiyor, umarim bizim merakimizi biraz giderirsiniz,” dedi.

“Merhaba, benim adim Piraye. Kanada’dan iki gün önce geldim. Burasi annem ile babama ait. Asil hikayesini ben de çok bilmiyorum. Belki de bu büyük boslukta gizli bu hikaye,” dedi. Birdenbire hiç tanimadigi bir kisiye kendine bile açik olarak ifade etmediklerini anlatmaya baslamasina sasti önce.

“Pardon kendimi tanitmayi unuttum. Benim adim Ahmet, tanistigima çok memnun oldum Piraye. Sizin bagin yanindaki bag da babamlara ait. Ben çok küçükken almislar. Sonra da ben ve kardesim büyüyünce onlar buraya gelip yerlestiler. Biz de yazlari geliyoruz.”

Piraye Ahmet ismini duyunca, “Ne kadar garip...” dedi. “Bizim Kanada’da Fransiz kökenli çok yakin bir komsumuz vardi. Kendisi emekli lise ögretmeniydi ve babamin ismini bir türlü ögrenememisti ona hep Ahmet derdi. Defalarca hatirlattigimiz halde onu hep Ahmet ismiyle çagirdi ve biz de zamanla bu ismi kaniksadik.”

“Nerede kalacaksiniz?”

“Su karsi da (elinle göstererek) bir çiftlik otel vardi. Hala o otel duruyor mu?”

“Evet, sahipleri oldukça yaslandilar ama çocuklari çok benzer çizgide oteli isletmeye devam ediyorlar. Yer ayirtmadiysaniz sizin için onlarla konusabilirim. Sanirim bir yer ayarlayabiliriz...”

“ Çok tesekkür ederim.”

“Simdi gitmem gerek. Yarin sabah çinar altinda mütevazi bir kahvaltiya ne dersin?” diye sordu Ahmet bir taraftan günes gözlüklerini takip bisikletine binerken.

Öyle dogal ve samimi sormustu ki, hiç duraksamadan “Ha, olabilir aslinda,” dedi Nergis. ”Tesekkür ederim.”

“Saat 8.00 çok mu erken olur?”

“Yok, çok iyi. Ben hep erken kalkarim.”

“Yarin sabah 8.00’de görüsmek üzere o zaman. Oteldeki yer isini merak etme. Eve gider gitmez onlari ariyorum.”

“Tesekkür ederim.” Ne çok tesekkür ediyorum, diye düsündü. Içinde garip bir kipirti hissetti. Daha önce tatmadigi bir heyecandi bu. Gözlerini Ahmet’ten kaçirip, kafasini diger tarafa çevirdi.

Yüzünü o bölgedeki tek bos yer olan ve daha çok da terk edilmis izlenimi veren baglarina döndü. Kulagina annesiyle birlikte kosarken gülüsmelerinin sesi gelmisti sanki. Evet, çok iyi hatirliyordu. Burada annesiyle kollarini açarak rüzgara karsi kosmuslar, “Merhaba Bozcaada seni seviyoruz,” diye bagirmislardi. O zamanlar Nergis ile Sinan Bozcaada’dan ne çok söz ederlerdi. Adanin rüzgarli olusundan dolayi çok yüksek agaç yetismezmis. Ama üzüm yetistirmek için çok elverisli bir dogasi varmis. Kanada’ya göç etmeden az önce aldiklari bu toprakta, söyle güzel bir bag evi tasarlayacaklarmis da torunlari ile çocuklari yazin burada vakit geçireceklermis gibi pek çok hayallerini Piraye ile paylasmislardi. Bir ara bu evin projesini bile çizmislerdi. Acaba bu proje simdi nerede diye düsündü, Piraye.

Bir yeri daha görmesi gerekiyordu. Arabaya bindi. “Bagin üzerinde bulundugu yolun gittigi en son noktaya kadar git,” dedigini hatirladi babasinin. Öyle de yapti. Yol dümdüz yukari dogru bir tepeye çikiyordu. Burasi adanin yüksek yerlerinden biriydi. Birden karsisina bembeyaz dev gibi rüzgargülleri çikti. Öyle bir bakista sayilamayacak kadar çoktular. Burada rüzgar gücü kullanilarak elektrik üretiliyordu. Söylenene göre, ada kendine yetecek kadar elektrigi üretip disariya bile satiyormus. Arabadan indi. Rüzgargüllerinin siralanislari dogrultusunda, artik iyice kizillasmakta olan günese dogru kollarini çevirerek yürüdü. Rüzgar yönünde dönen kocaman pervanelerine uyum saglamaya çalisiyordu. Hep birlikte yasamin ritmik döngüsünü olusturuyorlardi sanki. Simdi sadece rüzgarin sesini duyuyordu.

Birden telefonun çaldigini fark etti. Aceleyle arka cebine koydugu telefonu açti. Mahirdi. “Ablacigim, seni çok merak ediyoruz. Bozcaada’da oldugunu teyzemden ögrendik. Nasil gidiyor orada senin ghost hunting?”

“Çok iyi gidiyor, senden daha fazla eglendigime emin olabilirsin,” dedi Piraye.

“Hemen kizma ablacigim. Beni biliyorsun. Ciddi olamama gibi bir sorunum var. Gerçekten babam da çok merak ediyor. Ne zaman dönüyorsun?”

“Su an hiç bilmiyorum. Ama sanirim benim için her sey yarindan sonra daha belirgin olacak. Yarin aksam sizi ararim,” diyerek kapatti.

Aciktigini ve yoruldugunu hissetti. Günes tamamen batmisti. Arabaya binip, çiftlik otele dogru yöneldi. Kendini annesini kaybettikten sonra hiç bu kadar iyi hissetmemisti. Yarin sabah Ahmet’le birlikte yiyecegi sabah kahvaltisini düsündü. “Mutlaka ada çayi içmeliyim. Belki ev yapimi üzümlü kekleri de vardir,” dedi kendi kendine. Klimayi kapatip arabanin bütün pencerelerini açti, simdi rüzgari daha da iyi hissediyordu...